“Ahlat Ağacı”ndan Yazar Adaylarına!
24.6.2018 19:51:00

Yazım Kılavuzu

"Ahlat Ağacı"ndan Yazar Adaylarına!

Sinemaseverlerin heyecanla beklediği Nuri Bilge Ceylan'ın "Ahlat Ağacı"nı ilk gününde seyrettik. Taşra üzerinden, aslında Türkiye'nin temel meseleleriyle ilgili pek çok konuda fikirler içeren, rahatlıkla seyredilen hikayesi kuvvetli bir film bizce. Sinematografik açıdan değerlendirmeleri uzmanlarına bırakıyoruz. Bizim ilgimizi en çok çeken ise baş karakter Sinan'ın hikayesi oldu. Sinan üniversiteyi bitirip Çanakkale Çan'daki ailesinin yanına geri dönen bir genç. Öğretmenlik sınavlarına da girecek ama başka bir muradı var. "Ahlat Ağacı" ismini verdiği kitabını bastırmak. Bu muradını gerçek kılmak için kapılar çalmaya başlıyor. Yolu taşra kökenli bir yazarla kesişiyor. Ve Sinan'ın bu yazarla diyaloğu aslında onun bu hevesinin arkasındaki gerçekleri ortaya dökerek özetliyor. Sinan yaşam üzerine, sistem üzerine, edebiyat ve edebiyat camiasının ilişkileri üzerine düşünen birisi. Tüm bu düşüncelerini, kendi doğduğu coğrafyanın da toplumsal dinamiklerini aktardığı bir metin yazmış. Ancak, biraz da gençliğinin verdiği toylukla, yazdıklarının hangi seviyede olduğunu doğru değerlendirecek  yeterli entellektüel seviyeye ve sağduyuya sahip değil. Tek istediği, kısıtlı imkanlarına rağmen, yazdıklarının basılması. Sonunda eserini kendi parasıyla bastırıyor, tıpkı Proust gibi. Proust ta Kayıp Zamanın İzinde adlı klasik romanını kimseye beğendirememiş  ve kendi imkanlarıyla bastırmış. Bu iki yazar arasında ortak olan ve farklı olan ne sizce?

Bizce faklılık; Proust'un yazdıklarının değerli olduğunun farkında olmasını sağlayacak kadar sağlam bir altyapı ve sağduyuya sahip olması. Başkalarının olumsuz yorumları ve yayınevlerinin eserini yayımlama konusundaki isteksizliği, onu yazdıklarının değeri konusunda yanıltmıyor. Bu, yazarlar arasında çok rastlanılan bir yaklaşım değil, yazmak üzere yola çıkan herkes kendi algıları ve deneyimleri çerçevesinde kendi aklında tutsaktır ve birilerine okutmadan önce yazdıklarıyla ilgili olarak doğru bir hükme sahip olması da beklenmemelidir. Yayınevlerinin olumlu ya da olumsuz yorumları, eserleri basma konusundaki tavırları yazarların yazma güdülerini etkiler, bu da çok anlaşılabilir. Ben buradan Okuyorum'‘da Tim Parks kendi gençliğindeki yazarlık güdülerini şöyle açıklıyor;

Yirmili yaşlarımda galiba yazabileceğimi, yazarlar camiasının bir parçası olabileceğimi kendime kanıtlamak için yazıyordum; nihai kararı ben veremezmişim gibi geliyordu bana. Yazabildiğimi, deneyime ilginç bir bakış açısını kelimelerle ifade edebildiğimi kanıtlamak için bir yayıncının onayına, yani bana yatırım yapma isteğine ve okurlara, ciddi olacağını umduğum okurlara ve eleştirmenlere ihtiyacım vardı. Yani benim gözümde yazar sadece yazan biri değil, yazdıkları yayımlanan, ve okunan ve ayrıca, evet, övülen biriydi. Niçin o insan olmayı kafama koyduğum ise belli değil.

İki yazar arasındaki ortak nokta; onları yazma konusunda güdüleyenin, yazdıklarının bir gün basılacak olması. Yazı yolculuğuna başlayanların bir kısmının en belirgin yazma güdüsü budur; metinlerinin basılması ve yüksek satış rakamlarına ulaşması. Bazı yazarlar içinse önemli olan onu anlayacak, aynı rüyayı paylaştığı okurlara ulaşmaktır. Bu konuya farklı açıdan bakan tek yazar, bildiğimiz kadarıyla, J.D.Salinger. Kenneth Slawenski'nin yazdığı Salinger biyografisinden okuduğumuz kadarıyla Salinger yazdıklarını kolaylıkla yayımlatabilecekken bundan  vazgeçmiş ve yazmak onu güdüleyen tek kuvvet olmuş.

Gelecek yıllarda yazmaya devam edecek ama çalışmalarını bir daha asla yayımlamayacaktı. Daha sonra olanlar bir sessizlik kuşağı boyunca devam etti. Salinger için yeni yaşamı huzurdu, egonun günahlarından kaçınarak yazarken inancını gösterdiği bir ibadet yöntemiydi.

...

En fazla ilgiyi çeken malum konu Salinger'in 1965'ten beri yazmakta olduğu söylenen ciltlerce eserin üzerini örten esrar perdesiydi. Kasasındaki gizli edebi malzemeler, en az 15 tam uzunlukta roman bitirmiş olduğu hakkındaki basın iddialarıyla körüklenerek sürekli bir yorum kaynağına dönüşmüştü. Stephen King bile dünyanın Salinger'in yıllar içinde büyük başyapıtlar biriktirip biriktirmediği hakkındaki gerçeği nihayet öğrenebileceğini belirtti. Edebi dünya beklenti içinde nefesini tuttu.

Yazar adayları, doğru okumalar yaparak ve yazdıklarının üzerinde yılmadan çalışarak, hem entellektüel altyapılarını genişletebilir hem de ne yazabildikleri ya da yazamadıkları konularında sağduyularını geliştirebilirler. Bunlar için destek de alabilirler. Yazmak sadece gözlemlemek değildir, sıkı bir çalışma ve okuma gerektirir. Bu da başka bir tuzak oluşturur; yazılmış bu kadar iyi kitaplar varken bizim yazdığımızı kim niye okusun ki? Biz de Sinan gibi yazdıklarımızın değerinden emin olamayabiliriz. Metinlerimizin değerini anlamaya çalışacağımıza, değersiz olduğunu sanma tuzağına düşebiliriz ve yazma güdülerimize ket vurulabilir. En doğrusu yazma muradının peşinde koşanların, okumayı bir disiplin haline getirip, yazmanın uzun soluklu bir çalışma gerektirdiğini kabul ederek emek sarfedip, son noktayı koyduktan sonra metinlerini onlar için tarafsız şekilde değerlendirebilecek uzmanlara ulaştırmaya çalışmasıdır. Gerisini de yayınevlerinin, okurların, eleştirmenlerin takdirine bırakmak elbette. Tıpkı Nuri Bilge Ceylan'ın yaptığı gibi. "Ahlat Ağacı"nın yolu açık olsun.

Ben Buradan Okuyorum, Tim Parks, Metis Yayınları, 2016

Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D.Salinger, Kenneth Slawenski, Sel Yayınları, 2011