Anne ne yaptın?
16.5.2018 15:05:00

Erol Göka

13 May 2018, Pazar


İnsan psikolojisiyle ilgili rehberlik vazifesi üstlenen uzmanlar olarak bıktırırcasına anneliğin önemini vurgulayıp duruyoruz. Kadınlar, iyi "ama niye tüm yükü bizim sırtımıza yüklüyorsunuz?" diye itiraz ederken hiç de haksız değiller. Evet, bu yük çok fazla ama bizim hele hele biz erkek evlatların da annemizden başka gideceğimiz kimimiz var? "Ağlarsa anam ağlar/ Gerisi yalan ağlar" sözünü tarih boyunca o kadar çok doğruladı ki tecrübelerimiz... Başımıza gelen dertler, bizi yolumuzdan alıkoymaya çalışan zorluklar, mihnetler karşısında o kadar çok annemizin karnındaki saadet günlerimize dönmeyi arzuladık ki...

 

 

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

 

Cahit Sıtkı Tarancı, "Anne Ne yaptın?" şiirinde bu en derin hislerimizi dile getirdi: "Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?/ Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?/ Senden istemiyordum ne tacı ne sarayı/ Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim./ Bir kere doğurdunsa sonra niçin büyüttün?/ Kundakta beşikte de bir zahmetim mi vardı?/ Koynundan niçin attın yavrunu bütün bütün./ Bilmiyor muydun ki o yalnızlıktan korkardı?/ Sütünden tatlı mıdır anne sanki bu hayat?/ Bana sorsana anne yaşamak bir hüner mi?/ El aç yalvar gündüze geceye boyun uzat/ Bu uğurda bir ömür çürütmeye değer mi?/ Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim/ Anne istemiyordum ne tacı ne sarayı/ Anne karnında fazla yaramazlık mı ettim?/ Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?..."

Biz hep senin emin kucağına dönmeyi arzuladık, "sen artık yeter gelmeyin" deseydin belki her seferinde sana koşup gelmezdik. Ama öyle yapmak yerine, Arif Nihat Asya'nın "Anne" şiirinde anlattığı gibi davrandın: "İlk kundağın/ Ben oldum, yavrum;/ İlk oyuncağın/ Ben oldum./ Acı nedir/ Tatlı nedir... bilmezdin/ Dilin damağın/ Ben oldum./ Elinin ermediği/ Dilinin dönmediği/ Çağlarda, yavrum/ Kolun kanadın/ Ben oldum/ Dilin dudağın/ Ben oldum./ Belki kıskanırlar diye/ Gördüklerini/ Sakladım gözlerden/ Gülücüklerini.../ Tülün duvağın/ Ben oldum!/ Artık isterlerse adımı/ Söylemesinler bana/ ‘Onun Annesi' diyorlar.../ Bu yeter sevgilim bu yeter bana!/ Bir dediğini iki/ Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki/ Ve seni öyle sevdim sana/ O kadar ısındım ki/ Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim/ Gün oldu kırdın.../ İncinmedim;/ İlk oyuncağın/ Ben oldum.../ Yavrum/ Son oyuncağın/ Ben oldum.../ Layık değildim/ Layık gördüler/ Annen oldum yavrum/ Annen oldum!" Sen böyle hissedip bunları söyleyince bize de her darlığımızda sana koşup gelmeyi arzulamak düştü...

Psikolojik rehberler de şairlerin gördüklerinin peşi sıra gittiler. İyi de ettiler. Psikoterapide insanın anne rahminden doğumla birlikte ayrılması, tüm diğer ayrılıkların temel hatırlatıcısı olarak görülür. Otto Rank, insanın yaşamındaki kaygıların çoğunu, doğum sırasında yaşanan travmanın kökeninde bulunan ayrılık endişesinin tekrarı olarak değerlendirir. Rank'ın doğum travması olgusundan hareketle geliştirdiği yaşam korkusu ve ölüm korkusu kavramları, kendimizi ve dünyamızı anlamada önemli bir rehber niteliği taşır. Rank'a göre her insan, bağımlılık ve bağımsızlık ya da boyun eğme ve kendi yönünü kendi belirleme eğilimlerinin yarattığı çatışma ile dünyaya gelir. İnsanın bağımsız bir varlık olma çabası yaşamın özüdür. Bunun karşıtı, rahimdeki çabasız varoluşa dönme eğilimidir ki Rank, bunu ölüme ulaşma isteği olarak yorumlamıştır. Bağımsızlığa doğru atılan adımlar ürkütücüdür, bireyselliği yitirerek çevrenin egemenliği altına girmek ise çaresizlik duygusunun yaşanmasına neden olur.

Sağlıklı bir kişiliği, bir bakıma "annemizle iç içe yapışık bir hayattan kendi başımıza var olmayı, hissedip düşünebilmeyi, karar verebilmeyi başarabilecek bir organizasyona ulaşma" diye de tarif edebiliriz. Durmadan ilerlemek, kendi ömür yürüyüşümüzü tamamlamak zorundayız. Hayat yürüyüşümüzü nasıl yapacağımız büyük ölçüde annemizin bizi yetiştirme biçimine bağlıdır. "Yeterince iyi anne", evladının bağımsızlığını destekleyip onu kendisi olmadan yürümeye hazırlayan, hayatı öğreten annedir. O yüzden Türkçemizde hayrı şerden ayırt ettiren, hikmetle meşgul olan akıl olan "ög", hem öğrenmeye kaynaklık eder hem "anne" manası taşır. O yüzden "annesiz" kalana, "ög-süz" deriz.

Attığımız her adımda senden biraz daha uzaklaşır, uzaklaştığımızı fark ettikçe seni daha çok özleriz anne. O yüzden hep döner geliriz kapına, hep sen orada ol, bizi hiç bırakma isteriz. O yüzden Üstat Necip Fazıl'ın "Anneme Mektup"u, hepimizin mektubudur: "Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,/ Her gün biraz daha süzülmekteyim./ Her gece, içinde mermer döşeli,/ Bir soğuk yatakta büzülmekteyim./ Böylece bir lâhza kaldığım zaman,/ Geceyi koynuma aldığım zaman,/ Gözlerim kapanıp daldığım zaman,/ Yeniden yollara düzülmekteyim./ Son günüm yaklaştı görünesiye,/ Kalmadı bir adım yol ileriye;/ Yüzünü görmeden ölürsem diye,/ Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim."