Bir Öğretmen Anlatıyor: Sosyal Medyanın Ortaokul Öğrencileri Üzerindeki Korkutucu Etkisi
28.11.2018 23:50:00

Eğitimpedia -27 Kasım 2018

Yıl 2008...

Yedinci sınıfa giden bir çocuk hayal edelim. Sessiz, kibar ve pek fazla arkadaşı olmayan biri. On iki yaşında sıradan bir çocuk yani. İsmi Brian olsun. Brian yedinci sınıfı yarılamış durumda ve ilk defa okuldaki toplumsal hiyerarşi içindeki yerini merak etmeye başlıyor. Kıyafetleri ve ayakkabıları hkkında biraz endişe duyuyor. Diğerlerinin onu nasıl gördüğüne dair bilinci yavaş yavaş oluşuyor.

Her gün okuldan sonra eve gidiyor ve saat 15.00'ten sabah 7.00'ye kadar ortaokul hayatının toplumsal baskılarından uzaklaşabiliyor. Çoğu akşam dünya umrunda olmuyor. Yıl, 2008.

Brian'ın bir cep telefonu var ama çoğu zaman kapalı. Zaten çok fazla özelliği yok bu telefonun. Arkadaşları ona ulaşmak istediklerinde evi arıyorlar. Yedinci sınıf öğrencilerinin büyük gruplar halinde bir araya geldikleri tek etkinlik okul dansları. Brian kendini rahat hissetmezse dansa gitmemeyi tercih edebilir. Günlük sorunları hakkında öğretmenleriyle konuşabilir. Öğretmenler okulda neler olup bittiği konusuna oldukça hakimler.  

Şimdi, Brian'ın tipik bir okul gününü hayal edelim. Sabah mutfağa gidiyor ve ailesiyle kahvaltı yapıyor. Annesi çoktan işe gitmiş ancak babası ve kız kardeşleri evde. Kahvaltı ederken sohbet ediyorlar. Kısa bir süre sonra çocuklar okula gitmek üzere evden çıkıyorlar. Yedinci sınıf öğrencisi Brian güzel bir sabah geçiriyor ve saat tam 12.00'de öğle yemeği için yemekhaneye gidiyor.

Yemekhanenin arka tarafındaki musluğun bulunduğu parke yüzeyde bir su birikintisi var. Birkaç sekizinci sınıf öğrencisi bu durumun farkında ve bir öğrenci daha bu birikinti yüzünden kayıp yere düşerken kahkalarla gülüyorlar.

Brian öğle yemeği için ızgara peynirli sandviç alıyor. Sandviç, kimsenin asla içmediği domates çorbasıyla servis ediliyor. Sandviçi bir çırpıda bitiren Brian domates çorbasını atmak için en yakın çöp kutusuna doğru yol alıyor. Spor ayakkabıları su birikintisine değiyor ve tıpkı diğerleri gibi kayıp yere düşüyor. Elindeki domates çorbası havaya fırlıyor ve Brian'ın kucağına düşüyor.

Yakınlardaki sekizinci sınıf öğrencilerinin bulunduğu masadan Mark adındaki bir çocuk gülmeye başlıyor. Etrafındaki diğer birkaç çocuk da Brian'a gülüyor. Gülüyorlar, çünkü yaşça daha büyükler ve kendilerinden küçük çocukların bilmediği bir şey biliyorlar. Düşme eyleminin doğasındaki komikliğe gülüyorlar. Dökülen çorba da cabası. Bu düşüş Brian için bir talihsizlik. Hepsi bu. Mark için de pek bir önemi yok. Birkaç çocuk gülme seslerini duyup o yöne doğru bakıyor, ancak bu sırada Brian hızlıca ayağa kalkıyor ve pantolonunu eşofmanıyla değiştirmek için tuvalete koşuyor.  

Mark başından geçenleri daha sonra bir arkadaşına anlatmaya çalışıyor. Arkadaşı, o an orada olmadığı için durumu tam olarak anlamıyor. Olanları kafasında canlandıramıyor. Güldüğü için Mark'ın biraz kaba biri olduğunu düşünüyor.

Öğle yemeğinden sonra, Brian sınıfa eşofmanıyla dönüyor. Kıyafetindeki değişikliği kimse fark etmemişe benziyor. Rahat bir nefes alıyor. Yemekhane düşüşü artık geride kaldı. Günün sonunda kız kardeşleriyle buluşuyor ve ona neden eşofman giydiğini soruyorlar. Pantolonuna domates sosu döktüğünü söylüyor. Eve gidiyorlar, günün geri kalanını beraber geçiriyorlar; ev hayatı okul hayatından tamamen ayrı bir şekilde... Brian o gün başından geçen olayı bir daha düşünmüyor. Zaten sadece birkaç kişi şahit olmuştu. Ama artık tamamen bitti.

Yıl 2018...

Şimdi, Brian'ı bir kere daha canlandıralım gözümüzde. Aynı çocuk. Aynı aile. Aynı okul. Yine yedinci sınıfta, ancak bu kez yıl 2018.

Brian kahvaltı masasına oturduğu sırada babası bir e-postayı yanıtlamakla meşgul. Ablası telefonda mesajlaşıyor, kız kardeşi ise bir video oyunu oynuyor. Brian'ın da bir akıllı telefonu var. Telefonunu eline alıyor ve Instagram hesabına giriş yapıyor. Hatırlarsanız, 2008 yılındaki Brian toplumsal hiyerarşideki yerini merak ediyordu. Ancak 2008 yılındaki Brian bunu biliyor. Ekranında görebiliyor. Sınıfındaki diğer çocuklardan daha az takipçisivar mesela. Ve bu bir sorun. Babasına ne yapması gerektiğini sormak istiyor, ama onun yazması gereken bir e-postası var. Bunun yerine Brian, tüm sabah okulda bu konuya kafa yoruyor. Öğretmeni ders anlatırken o telefonunu çıkarıyor ve sınıftaki diğer çocukların takipçi sayılarını öğrenmek için hesaplarını incelemeye koyuluyor. Cevap, özgüvenine hiç de yardımcı olmuyor. Öğlen saat tam 12.00'de yemekhaneye doğru yürümeye başlıyor. Izgara peynirli sandviç alıyor. Kimsenin içmediği domates çorbasıyla servis edilen sandviçten...

Yemekhanenin arka tarafında, Mark diğer sekizinci sınıf öğrencileriyle birlikte oturuyor. Elinde yepyeni, parlak bir iPhone tutuyor. Mark tam beş yıldır iPhone sahibi. Telefonunda tüm uygulamalar mevcut; Twitter, Instagram, Facebook... Bir sürü takipçisi de var. Hepsini tanımıyor ama olsun, bunda bir sorun yok.

Birkaç yıl önce, Mark Instagram'da ilk gönderisini paylaştı. Uzaktan kumandalı arabasının bir fotoğrafıydı bu. Mark eskiden uzaktan kumandalı arabaları çok severdi. Mark ilk gönderisini paylaştıktan bir saat sonra Instagram hesabına tekrar baktı. Sayfanın alt kısmında parlak kırmızı bir nokta belirdi. Bu noktaya tıkladı. Biri arabasının fotoğrafını "beğenmişti". Mark onaylanmış hissetti. Fotoğrafı paylaştığı iyi olmuştu. Mark'ın beyni biraz dopamin salgıladı. Bir saat sonra bildirimlerini tekrar kontrol etti. Bir "beğeni" daha vardı, tabii. Beyni daha fazla dopamin salgıladı. Kendini daha da iyi hissetti.  

Bir süreliğine uzaktan kumandalı arabasının fotoğrafları yeterliydi. Mark'ı mutlu etmeye yetiyordu aldığı "beğeni"ler. Arabasıyla gerçekten oynamaktan artık o kadar zevk almasa da, art arda gelen beğeniler keyfini yerine getiriyordu.

Sonra bir şeyler olmaya başladı. Beğeniler durdu. İnsanların arabaya olan ilgisi kaybolmuş gibi gözüküyordu. Bu durum Mark'ı mutsuz etti. Beğenileri ve onlarla gelen dopamini özlemeye başladı. Onlara ihtiyacı vardı. Daha heyecan verici içeriklere ihtiyacı vardı, çünkü heyecan verici gönderiler daha fazla beğeni ve izlenme sayısını beraberinde getirirdi. Bu nedenle, arabasını yolun ortasına sürmeye karar verdi. Erkek kardeşine de tüm bunları videoya alma görevi verdi. Yoldan geçen bir kamyonun uzaktan kumandalı arabasının üstünden geçme anını videoya aldılar. Mark, ezilen arabasının parçalarını yoldan toplamaya zahmet dahi etmedi. Telefonunu kardeşinden aldı ve videoyu paylaştı. Birkaç dakika içinde beğeniler yağmaya başladı. Çok daha iyi hissetti kendini.   

Mark artık sekizinci sınıfta ve sosyal medya bağımlısı. Aynı duyguları hissetmesi için çok daha fazla beğeniye ihtiyacı var tabii, ama bu onun için bir sorun değil. Bu yalnızca daha fazla içeriğe ihtiyaç duyduğu anlamına geliyor. İyi içeriklere. Başkasında olmayan içeriklere. Kısa sürede çok sayıda beğeni almanın yolu bu çünkü. Mark tüm bu süreçte, sınıf arkadaşlarının başından geçen utanç verici deneyimleri içeren videoların en iyi içerikleri oluşturduğunu öğrendi.  

Yemekhanenin arka tarafındaki su birikintisini fark ettiğinde, Mark hazırdı. Biri her kayıp düştüğünde, talihsizlikleri Mark için kullanacağı bir malzeme haline geliyordu. Mark'ın bir yanı onların düşmesini istiyordu. Hatta, düşmelerini umuyordu...

Brian, yemekhaneden elinde çorbasıyla çıkıyor. Aniden, su birikintisi yüzünden kayıp düşüyor. Domates çorbası havaya fırlıyor ve kucağına dökülüyor. Brian o kadar utanıyor ki, ayağa kalkar kalkmaz üstünü değiştirmek için tuvalete koşuyor ve Mark'ın onu videoya çektiğini fark etmiyor bile.

Mark'ın parmakları iPhone'unun ekranında epey meşgul. Harika bir video çekti ve bunu hemen internette paylaşmak istiyor. Hemen. Okulda telefonunu kullanmaması gerektiğini biliyor, ancak öğretmenler bu kuralı sınıf içinde uyguluyorlar yalnızca. Onlar da Twitter ve Instagram kullanıyorlar. Öğrencileri anlıyorlar bu yüzden.  

Mark telefonuyla kimi çektiğini bilmiyor ve açıkçası umrunda da değil. Çocuğun yere düşmesi onun suçu değil sonuçta. O sadece elçi. Video da bir nevi kamu spotu. Mark'ın tek yaptığı diğer öğrencileri yemekhanenin arkasındaki su birikintisiyle ilgili uyarmak. Bunu kendisi de söylüyor zaten.   

Videoyu önce Snapchat'e yükledi. Gönderisine açıklama yazmaya vakti yoktu. Zaten her şey ortadaydı. Videonun bir sonraki adresi Instagram'dı. Beğeniler art arda gelmeye başladı. Mark'ın beyninde dopamin seli başlamıştı! Çok geçmeden videoya ilk yorum da geldi: "Tam bir ezik!" Mark bu yorumu "beğendi". Seyirciyi memnun etmek önemli tabii.  

Mark için verimli bir öğle yemeği oldu. Ders zili birkaç dakika içinde çalacak. Mark arkasına yaslanıyor ve zil çalana kadar Instagram sayfasını defalarca yeniliyor...

Bu sırada, Brian eşofmanını giymiş bir şekilde tuvaletten sınıfına doğru yürüyor. Düştüğü için hala utanıyor. Gerçi, yemekhanenin arka tarafında düştü yere. Çok fazla insan görmemiştir diye düşünüyor. Çok fazla insanın onu düşerken görmediğini umuyor. Ama sınıfa girdiğinde çoğu arkadaşının ona baktığını fark ediyor. Bir kız telefonunu garip bir açıda Brian'a doğru tutmuş durumda. Fotoğrafını mı çekiyor acaba? Kız telefonunu hızlıca indiriyor ve bir şeyler yazmaya başlıyor, bu yüzden emin olamıyor Brian.

Ders başlıyor. Brian'ın kafası oldukça karışık, çünkü sınıftakiler bir telefonlarına bir ona bakıp duruyorlar. Tuvalete gitmek için izin istiyor. Tuvalet bölmelerinin birine giriyor ve Instagram'ı açıyor. İşte, ekranda kendisini görüyor; domates sosuyla kaplı bir şekilde. Bu nasıl olabilir ki? Bunu kim çekti? Videonun altında yeni bir fotoğraf beliriyor. Yine Brian, bu kez eşofmanını giymiş halde. Açıklamada, "Kıyafet değişimi!" yazıyor.

Brian, videonun kaynağını bulmak için ana sayfayı telaş içinde inceliyor. Ama başarısız oluyor, çünkü video defalarca yeniden paylaşılmış. Takipçi sayısının da azaldığını fark ediyor. Sınıfa geri dönmek istemiyor. Tüm bunların bitmesini istiyor sadece.  

Gün sonunda kız kardeşleriyle buluşuyor. Yürürken birkaç öğrenci fotoğrafını çekiyor. Kız kardeşleri tek kelime etmiyor. Brian bunun sebebini biliyor.

2008 yılında, ev Brian için güvenli bir alandı. Okulda olan okulda kalıyordu. Ama artık öyle değil. Brian eve kalbi hızlıca çarparak giriyor ve doğrudan odasına gidiyor. Aslında ödev yapması gerekiyor ancak konsantre olamıyor. Karanlıkta tek başına tekrar tekrar ana sayfayı yeniliyor...

Akşam yemeğinde Brian'ın en sevdiği yemek var, ama onun umrunda değil. Yemek bir an önce bitsin istiyor ki telefonuna geri dönebilsin. Bu sırada telefonunu kontrol etmek için iki kere tuvalete gidiyor. Ebeveynleri buna hiç dikkat etmiyorlar, onlar da kendi telefonlarıyla meşguller.

Brian videonun iki farklı versiyonunun daha yayınlandığını keşfediyor. Birinde müzik çalıyor, diğeriyse çirkin bir anlatıma sahip. İkisinin altında da çok fazla yorum var. Bu durumla nasıl savaşacağını bilmiyor, giderek artan görüntülenme sayısını izlemekle kalıyor sadece... Kendi takipçi sayısı, yani arkadaş sayısı da giderek azalmaya devam ediyor. Brian bunların bir parçası olmak istemiyor. O bu tür şeyleri sevmiyor. Ancak, okul danslarında olduğu gibi bu durumdan kaçması söz konusu değil. Öğretmenlerine de anlatamaz. Çünkü bu okulda meydana gelen bir şey değil.

Tüm gece uyanık kalıp izlenme sayısındaki artışın yavaşlamasını umarak ana sayfasını yeniliyor. Mark da şehrin diğer tarafında aynı şeyi yapıyor. Bir sürü yeni takipçisi var. Bu, şu zamana kadarki en iyi videosu.  

Gece 3'te ikisi de ışıklarını kapatıp tavanlarına bakıyorlar. Mark gülümsüyor. Yarın başka bir çocuğun başına daha utanç verici bir olay gelsin diye ümit ediyor. Böylece onu da videoya çekebilir ve daha fazla beğeni alabilir. Şehrin diğer ucundaysa, Brian gülümsemiyor, ancak maalesef o da tam olarak aynı şeyin olmasını diliyor...

Öneriler

Öğretmenliğe 2009 yılında başladım. O zamanlar devlet okulları aşağı yukarı hatırladığım gibiydi. Artık durum değişti. Akıllı telefonlar ve sosyal medya öğrencileri tek bir şey için can atan yaratıklara dönüştürdü: İçerik. Gelinen nokta gerçekten çok üzücü.  

Ancak, umut var.

Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, öğrencilerim akıllı telefonlar ve sosyal medyanın varlığından önceki günlere ait hikayelere büyük bir ilgi duymaya başladılar. Tıpkı daha basit günlerin özlemini çeken yetişkinler gibi, çocuklar da kimsenin telefon sahibi olmadığı ikinci ve üçüncü sınıf günlerini anımsıyorlar. Bence birçoğu o günleri şimdiden özlüyor.

Akıllı telefonların ve sosyal medyanın bir yere gittiği yok. İkisi de birçok yararı olan güçlü araçlar. Ancak, çocukların dünya ile etkileşime geçme şekillerini temelden değiştirdiler ve bunu iyi anlamda yapmadılar. Bunu değiştirmek bizim elimizde. Çocuklarınızın çocukluğunu geri kazanmasına yardımcı olmak için aşağıdaki adımları atmayı bir düşünün...   

  1. Yöneticilerin ve öğretmenlerin okulla ilgili amaçlar için sosyal medyayı kullanmayı bırakmalarını önerin. Öğretmenler birçok okulda sınıfla ilgili gelişmeler için Twitter ve Instagram kullanmaya teşvik ediliyorlar. Bu kötü bir fikir. Rıza almadan içerik paylaşma sürecini normalleştiriyor ve heyecan verici şeylerin en iyi bir telefon ekranından izlendiğini öğretiyor çocuklara. Aynı zamanda değerimizin "beğeniler" tarafından belirlendiği fikrini de destekliyor. Çocuğunuzun öğretmeninin tweet'lerini okumak yerine çocuklarınızla her gün konuşun. Okulda neler olup bittiğini sorun. Bu hoşlarına gidecektir.
  2. Teknoloji eğitiminin telefon adabı, sosyal medyanın karanlık yönleri ve online paylaşımların uzun vadeli sonuçları üzerine bir bölüm içermesi gerektiği konusunda ısrarcı olun. Öğrencilerin, istemeden ve farkında olmadan viral videoların bir parçası olmuş insanların hikayelerini duyduklarından emin olun.
  3. Çocuklarınıza kendi çocukluk döneminize ait hikayeler anlatın. O zamanlar akıllı telefonlar olsaydı anlattığınız bu hikayelerin çok azının gerçekleşebileceğini vurgulayın. Çocuklarınıza bir gün büyüyeceklerini ve kendilerine ait hikayelere sahip olmak isteyeceklerini hatırlatın. İnternette geçirilmiş bir akşam üstünden iyi bir hikaye çıkmaz, öyle değil mi?
  4. Çocuklarınıza sıkılmanın ne kadar önemli olduğunu öğretin. Hatta, sıkılmaları gerektiğini öğretin. Leonardo Da Vinci sıkılmıştı. Einstein da öyle. Sıkıntıdan yaratıcılık, yeni fikirler ve deneyimler doğar. Sıkıntıya değer verin.
  5. Maceraların kendiliğinden kapımızı çalmadığını, onları bizim bulmamız gerektiğini çocuklarınıza hatırlatın. Dışarı çıkmalarını ve gerçek dünyayı keşfetmelerini teşvik edin. Çocukluk çağı çabuk geçer. Ve kesinlikle bir ekrana bakarak geçirilmemesi gerekir.