Nefes Buğday’da saklı
11.12.2017 15:50:00

Semih Kaplanoğlu gördüklerine şahitlik ettiren bir hikâye ustası. Bir şair ve bir yönetmen. Kendi hikâyemizi kendi kelimelerimizle aktarmalı ve ruhunu nakledebilmeliyiz diyor.

  • ZEYNEP TÜRKOĞLU
  • starpazar

Yurt içinde ve yurt dışında uluslararası başarılarla gündeme gelen Buğday filminin gösterime girdiği günlerde yönetmeni Semih Kaplanoğlu'yla buluştuk. Filmin kurgusu hakkındaki kategorik isimlendirmelere pek sıcak bakmayan yönetmene göre distopya-ütopya kavramlarının hayatımızda karşılığı yok. Bizi bunların cenderesinden çıkaracak olan şeye gelenek, geleneğin kaynama noktasına ise Anadolu irfanı diyen Semih Kaplanoğlu'nun uğradığı saygısızlık için yorumu net; "İnançlı insanlara karşı bir tavır, düşmanlık olarak görüyorum."

- Buğday'da gördüğümüz kimin, neyin rüyasıydı?

Bizim film yapma derdimiz, meselemiz, niyetlenişimiz insana dair şeyler söylemek. Distopya, ütopya gibi kavramların karşılığı hayatlarımızda yok. Karamsar, umutsuz bir dünya tasavvurunu benimseyemeyiz. O yüzden Buğday'ı distopik veya ütopik ya da post-apokaliptik diye tanımlamalara teveccüh etmiyorum. Çünkü hem bu filmin altında yatan idrak hem de niyetimiz sadece dünyanın sorunlarında bizim payımızın ne olduğuna dair bir düşünceydi. Geleceğe doğru atılmış tohumların kendi yaradılış özellikleriyle, fıtratlarıyla devam edebilmeleri için bugünden dikkat çekmek diyelim. Her bir insanın da bir tohum olduğunu düşünürsek, fıtratımızı da bunun içine koyabiliriz. Demek ki kendimize, çevreye, muhatap olduğumuz insanlara karşı belli sorumluluklarımız var. Buğday bu sorumluluktan neşet etti. Çevreyle birlikte kendi içimizi de tahrip ettik. Bu sorunun tam cevabını bulamadım aslında. İçeriyi tahrip ettiğimiz için mi dışarıyı da koruyamıyoruz, yoksa tersi mi? Birlikte ilerleyen bir şey.

BU KARABASAN BİZİM DEĞİL!

- Fıtrata vurgu yaparken neyi referans aldınız?

Bizi var eden geleneğin literatüründe manadadistopik veya ütopik bir şeye rastlamadım. Biz umut taşırız. Bir de tabii başı boş varlıklar değiliz. Buraya niye geldik, nereden geldik, nereye gidiyoruz diye soruyoruz. Cevap ararken derinleştiğimiz katmanlar var. Dünyanın başka kültürleri kendi rüyalarını, medeniyet tasavvurlarını karabasana çevirmiş olabilirler. Ama bizim geleneğimiz böyle bir tasavvurun içerisinde olmadı. Biz birilerinin karabasanının içerisindeyiz. Bundan kurtuluşumuz var. Bunun yolu insanların kendi fıtratlarına geri dönmesi. Fazlalıklardan ve yapay nefs medeniyetinden kurtulmak. 

- Geleneğin güncel karşılığı var mı?

Burada en önemli şey geleneği tarihselleştirmemek. Gelenek dediğim şey Anadolu irfanı. Anadolu'daki Yûnus, Hoca Ahmet Yesevî'den kopup gelen o büyük nehir. Bütün mesele onu yukarıya çekmek, açmak ve ondan faydalanmak. Bizim bugünün sorularına cevap verecek yaşayan bir birikimimiz var. Ben bu ruhun yaşadığını 15 Temmuz'da gördüm. Reaksiyonundan yaşadığını gördük. İspat edildi. Şimdi esas olan bunu meselelerimizin yapıcı unsuru haline getirebilmek. 

- Gelenekte sabır, sükût, tevazu gibi değerler bugünün dili değil. Nasıl olacak?

İşte o dil ile örtüşecek şeyleri çıkarmamız lazım ortaya. Dünyada ve ülkemizde bugün yaşananlar karşısında bizim söyleyecek bir sözümüz var. Bu başkalarının ideallerinden alınmış bir söz olamaz. Hakiki anlamda kendi sözümüzü söylemeliyiz. Bu canlıdır. Ama siz diyorsunuz ki bugün nasıl karşılık bulabilir? İşte filmimde bunun karşılığını arayıp bulmaya çalıştım. Çok kolay olmayacak ama tekrar öze dönmemiz, hatta kendimizi tanımlamamız gerekiyor. Biz kendi tanımımızı unuttuk. Çerçevesini daralttık. Başkalarının tanımıyla kendimizi hapsettiğimiz yerden açılmamız gerekiyor. Tekrar ayağımızı bu toprağa basıp, kelimelerimizi yeniden söylememiz gerekiyor. Ve bu bence başladı. 

Her insanın da bir tohum olduğunu düşünürsek, fıtratımızı da bunun içine koyabiliriz. Demek ki kendimize çevreye, muhatap olduğumuz insanlara karşı belli sorumluluklarımız var. Buğday bizi bu sorumluluktan neşet etti.